Warning: getimagesize(resimler/icerikler/518.jpg): failed to open stream: No such file or directory in /home/haber100/domains/haber100.com/public_html/detay.php on line 23
Yunanistan İle Türkiye Arasında Yaşanan Gerilimin Asıl Aktörleri ABD ve Avrupa’dır

HAFTALIK GÜNDEM DEĞERLENDİRME

Yunanistan İle Türkiye Arasında Yaşanan Gerilimin Asıl Aktörleri ABD ve Avrupa’dır

Yunanistan ile Türkiye arasında yaşanan bu gerilimin asıl aktörleri Avrupa ve ABD’dir. Asıl mesele bu ikisi arasında Libya’da yaşanan menfaat savaşıdır. Sadece Doğu Akdeniz değil tüm Akdeniz ve çevresindeki topraklar İslam topraklarıdır! Lozan ile elimizden alınan adaların yeniden Türkiye’ye bağlanması şeri bir sorumluluktur! Lozan ihanet anlaşması derhal iptal edilmeli ve Türkiye en azından ilk aşama olarak 12 adayı kendisine ilhak etmelidir. Bunu yaparsa hem şeri bir sorumluluğu yerine getirmiş olacaktır hem de adalardan kaynaklı kıta sahanlığı sorunu diye bir şey kalmayacaktır.

DOĞU AKDENİZDE GERGİNLİK

Bilindiği üzere Türkiye 27 Kasım 2019’da Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile deniz yetki alanları sınırlandırılmasına dair bir mutabakat imzalamıştı. Bu mutabakat ile Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yarışı hız kazanmış ve bölgedeki gerginlik tırmanışa geçmişti. Libya’da Türkiye’nin üstlendiği rol ve Avrupa’nın devre dışı bırakılması Türkiye-Avrupa ilişkilerini farklı bir boyuta taşımış ve neredeyse Fransa ile savaşın eşiğine gelinmişti. Türkiye ile Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı gerginliği, Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan yeni anlaşma iplerin yeniden gerilmesine yol açtı. Nitekim Türkiye bu anlaşmaya sert tepki gösterdi ve yok hükmünde kabul ettiğini söyledi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu: "Biz, Doğu Akdeniz'de herkesle işbirliğine varız ama bugüne kadar Yunanistan, Mısır, İsrail gibi bölgedeki diğer ülkeler bizi dışlayarak kendi aralarında işbirliği yapma girişiminde bulundular” diyerek tepki gösterdi. Türkiye Navtex ilan ederek Yunanistan’a gözdağı ve kararlılık mesajı iletti. İki tarafın donanmaları harekete geçti ve Akdeniz hiç olmadığı kadar gergin günler yaşıyor. Üzerinde ince hesapların yapıldığı, herkesin bir şeyler kapma yarışına girdiği Akdeniz’in Osmanlı’nın bir gölü olduğunu biliyorsunuz değil mi Kıymetli Müslümanlar! Türkiye’ye gerekirse dişlerimizi gösteririz diyen Yunanistan’ın 363 yıl boyunca Osmanlı hâkimiyetinde kaldığını biliyor musunuz? Burnumuzun dibindeki adaların Lozan ihanetiyle Yunanistan ve İtalya’ya, sonra hepsinin Yunanistan’a nasıl bırakıldığını hatırlayın! Lozan’ı Türkiye’nin tapu senedi olarak kabul edip kutsallaştıranlara 12 ada ihaneti cevap olarak yeter de artar bile!

Dünya siyaseti dengeler üzerine kurulmuştur. Dengeleri kuranlar vardır, dengeleri koruyanlar vardır. Satranç tahtasında vezir olanlar vardır piyon olanlar vardır! Türkiye kuruluşundan bu güne kadar bu tahtada hep piyon vazifesi görmüştür. Dengeleri kuran değil koruyan olmuştur. ABD’nin gölgesi olmayı şeref kabul etmiş ve onun bölgedeki eli olmuştur. Üzülerek söylüyoruz ki bu bir hakikattir! Kalbimizi inciten bir hakikat! Dolayısıyla Akdeniz’de yaşanan gerginlik, karşılıklı hamleler, anlaşmalar, mutabakatlar ABD’nin yüksek müsaadeleriyle gerçekleşmektedir. ABD ilk önce ve her şeyden önce kendi ulusal çıkarlarını düşünmektedir. Bu çıkarlar doğrultusunda hareket edenlerle yola devam ederken bu çıkarlara ters düşenlere savaş açmaktadır.

Yunanistan ile Türkiye arasında yaşanan bu gerilimin asıl aktörleri Avrupa ve ABD’dir. Asıl mesele bu ikisi arasında Libya’da yaşanan menfaat savaşıdır. Sadece Doğu Akdeniz değil tüm Akdeniz ve çevresindeki topraklar İslam topraklarıdır! Lozan ile elimizden alınan adaların yeniden Türkiye’ye bağlanması şeri bir sorumluluktur! Lozan ihanet anlaşması derhal iptal edilmeli ve Türkiye en azından ilk aşama olarak 12 adayı kendisine ilhak etmelidir. Bunu yaparsa hem şeri bir sorumluluğu yerine getirmiş olacaktır hem de adalardan kaynaklı kıta sahanlığı sorunu diye bir şey kalmayacaktır.

Kıymetli Müslümanlar!

Biz Hizb-ut Tahrir’iz, bizim ölçülerimiz İslam’ın ölçüleridir. Bizim doğrularımız İslam’ın insanlığa gösterdiği doğrulardır. Belki gücünüz yeter belki yetmez! Belki bugün yeter belki yarın! Ama Osmanlı’nın kaybettiği tüm toprakların geri alınması Müslümanlara farzdır! Zira o topraklar İslam topraklarıdır! Allah’ın izniyle kurulacak olan Raşidi Hilafet Devletinin vazifesi de işte bundan başkası değildir!

 

EKONOMİDEKİ SON GELİŞMELER

Geçtiğimiz hafta Türk Lirası karşısında altın ve dövizde ciddi bir yükseliş meydana geldi, kurlarda tarihi rekorlar kırıldı biliyorsunuz. Oluşan bu ani yükseliş, daha doğrusu Türk lirasının döviz karşısındaki aşırı değer kaybı 2018’de yaşanan dolar krizini tekrar akıllara getirdi. Ekonomi ile ilgili piyasada oluşan bu öngörüsüzlük durumunu ortadan kaldırmak için tabi hükümet yetkililerinin pozitif açıklamaları da gecikmedi...

Bu açıklamaların en dikkat çekeni Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, buzdolabı ve çamaşır makinası satışları üzerinden 2002 ve 2019 yıllarını karşılaştırmasıydı. Türk lirasının neredeyse tüm para birimleri ve altın karşısında değer kaybetmesine rağmen, Cumhurbaşkanı’nın ekonominin uçuş içerisinde olduğunu söylemesi alay konusu bile yapıldı. Öyle ki bu açıklamaların Ak Parti tabanında bile inandırıcılığının olmadığı artık görüldü. Her zaman nasıl ki işin içinden çıkmak için ustaca manevralar yapıldıysa bugünde aynısı yapıldı. Amaç ekonomiyi konuşturmamak amaç halkın algısı ile oynamak. Ekonomik alanda ne zaman işler kötüye gitse hemen bir suçlu bulunup işin içinden sıyrılmaya çalışıyor iktidar. Ya, “şöyle dönüp geçmişe bir bakın, yağ kuyruklarını tüp ve ekmek kuyruklarını nasıl da unuttunuz” diyorlar. Ya da “dış güçlerin oyunu”, “Türkiye’ye saldırı”, “milli birliğe yönelik hamle”, “ABD’nin kur oyunu” vs. diyorlar. Halbuki ekonomi meselesi eski iktidarların yaptıkları ile mukayese edilerek geçiştirilecek bir mesele değil ki!

Siz IMF’in kapısında bekleyerek borç aldınız biz o borcu ödedik laflarını temcit pilavı gibi tekrarlayarak ekonomik politika yürütülemez ki. Öyle değil mi kıymetli izleyiciler! Evet, eski iktidarlar IMF’in kapısında beklediler, bu halkı IMF’e bağımlı ve borçlu hale getirdiler, siz de yine bu halktan alıp o borcu ödediniz. Sonra, sonrası siz de gittiniz Avrupa bankalarından borç aldınız, bugün şimdi Çin bankalarından borç alıyorsunuz. Kaldı ki artık eski iktidar diye bir şey de yok. Ak Parti olarak siz yaklaşık 20 yıldır iktidardasınız. Eski iktidar da sizsiniz yeni iktidar da sizsiniz… Hani desek ki iktidara yeni geldiniz, sorunları çözmek için biraz zaman lazım, çalışmanız lazım durum öyle de değil…

Dolayısıyla sorun kime borçlu olduğunuz meselesi değil, ha IMF’e borçlu olmuşsun ha yabancı bankalara… Sorun eskiden de şimdi de bu halkı kan emici bankalara, sömürgecilere borçlu hale getiren kapitalist nizamın kendisindedir nokta. Sorun bu bozuk ekonomik sistemin kendisindedir, ekonominin bozuk temeller üzerine bina edilmesindedir. Ama siz bu gerçeği halktan hep gizliyorsunuz?

Kıymetli Müslümanlar; malum iktidar dönem dönem kalkınma planları açıkladı. Bakıyorsunuz krizi çözmek yerine krizleri daha de derinleştirdi açıklanan bu planlar... Çünkü banka finansmanlarını güçlendirmek ve halka faizli kredi vermek çözüm adı altında fırsat paketi gibi sunuldu. Bunun son örneğini de Koronavirüs sürecinde yaşadık. Hükümet, böyle bir süreçte halka kredili borç vermeyi bir destek paketiymiş gibi pazarladı. Oysa krizin en büyük sebebi neydi “faize dayalı ekonomik sistem” Biz bunu defalarca dile getirdik. Faize dayalı ekonomik sistemden kurtulmadıkça sorun çözülmeyecek, kazanan kapitalist bankalar olacak dedik. Amerikan dolarından kurtulmadıkça, kapitalist nizam terk edilmedikçe krizlerin ardı arkası kesilmeyecek dedik.

Hadi şimdi birde böyle bakalım geriye dönük olarak, 1971 yılında altının ons fiyatı 35 dolarmış, geçen hafta 1 ons altın tarihin rekorlarını kırarak 2061 dolar olmuş. Dolar, altın karşısında her geçen gün değer kaybederken paralarını dolara endeksleyen ülkelerin bu krizden kurtulmaları mümkün olabilir mi? Olmaz Sayın Erdoğan! Bu mümkün değil… Beyaz eşya satışları üzerinden ekonomiyi pozitif gösteriyorsunuz da, paranın alım gücünün her geçen gün eridiğini niye söylemiyorsunuz? 2002 yılında bir asgari ücretli 9-10 adet çeyrek altın alabiliyorken bugün bir asgari ücret ile 3 adet çeyrek altın bile alınamıyor. 20 yıl önceye de gitmeye gerek yok, bakın geçen yıla oranla tüm faturalar en az % 50 zamlandı. Gıda fiyatları en az %40 zamlandı, akaryakıt ve tüketim masrafları arttı, halkın cebindeki para altın ve dolar karşısında her geçen gün eriyor. Bunları neden konuşmuyoruz? Ticaret hacimlerinin artmasını örnek veriyorsunuz tamam ne güzel peki ya bu ticaretten elde edilen karın bankalara aktığını niye söylemiyorsunuz? Bugün ticaret faizli bankalar üzerinden dönüyor, faize bulaşmak istemeyen Müslümanları da talimatlı fetvalar ile yatırım bankalarına yönlendiriyorsunuz. Bankaların helal ticaret yaptığı nerede görülmüş efendim, bankalar paradan para kazanan tefeci, faizci, kan emici kurumlardır. Ticaret pazarda, piyasada yapılır, ya esnaf olarak ya şirket olarak helalinden alınıp satılarak ticaret yapılır. Ama bugün ticaret yapan kişi ya da şirketlerden bankalara borcu olmayan parmakla sayılacak kadar az. Bu ticaretten kim kazanıyor halk mı kazanıyor yok! Bankalar kazanıyor. Bugün en çok kar eden 10 şirketin 6’nın bankalar olduğunu düşündüğümüzde ekonomi çarkının kimlerin kontrolünde olduğunu anlamak daha kolay oluyor.

Şimdi siz piyasada dolanması gereken trilyonların banka kasalarında bekletilmesine göz yumup, garibanın köşeye sakladığı üç kuruş ile mi ekonomiyi düzelteceksiniz? Bir şeylerin düzelmesini gerçek anlamda istiyorsanız, umut satmayı bırakmalısınız, yanlışlarınızı kabul edip doğru olanı uygulamalısınız. Doğru olan nedir, doğru olan Hizb-ut Tahrir’in ortaya koyduğu İslam İktisat modelidir. Defalarca söyledik, bir kez daha söylüyoruz. Kapitalist nizam ve onun tüm türevleri ivedilikle terk edilmelidir. Yerine Hizb-ut Tahrir’in ortaya koyduğu İslam’ın İktisat sistemi acilen uygulanmalıdır. Çözüm bellidir, çözüm Allah Subhanehu ve Teala’dan gelendedir, çözüm şeriattadır.

 

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

İstanbul Sözleşmesi üzerindeki tartışmalar gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda sık sık bu sözleşmenin nelere yol açtığını, toplumu nasıl ifsat ettiğini, yapılacaklar noktasında nasıl bir yol izlenilmesi gerektiğini sık sık vurguladık. Bundan sonra da İstanbul Sözleşmesi denilen bu meret var oldukça, yürürlükten kalkmadıkça, konuşmaya devam edeceğiz. Geçtiğimiz hafta boyunca ilginç bir tartışmaya şahit olduk. AK Parti içinde İstanbul Sözleşmesini savunanlar ve karşı çıkanlar peş peşe açıklamalarda bulundular. Muhalif bir sesin neredeyse olmadığı AK Parti içinde karşılaştığımız bu durum, hiçte alışık olduğumuz bir durum değildir. Eee çünkü AK Parti Genel Başkanı Erdoğan bir şeye işaret ettiğinde ya da bir şeyi ima ettiğinde tüm örgüt bu işaret ve ima üzerine seyreder konuşur, yazar, çizer ve tartışır. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir şeye karar vermişse, Ak Parti içinde bu şeye itiraz edecek birinin çıkmayacağını herkes adı gibi bilir. Her konuda tek ağız hareket eden, bir olaya tepki gösterilmek istenince örgütlü bir şekilde tek bir kalemle yazılmış tweetler atan AK Parti teşkilatı, İstanbul Sözleşmesi’nde ayrılığa düşmüş. Mümkün mü bu, ayrılığa düşmüş gibi görünüyorlar.

Peki, içerdeki bu ihtilaf ney o zaman? Sadece Erdoğan bu konunun tartışılmasını istedi ve roller dağıtıldı. TÜRGEV’in başındaki Bilal Erdoğan sözleşmeyi eleştiriyor, KADEM’in başındaki Sümeyye Erdoğan ve ekibi ise İstanbul Sözleşmesi’ni savunmaya devam ediyor. Onlar aralarında uslu uslu tartışırken, İstanbul Sözleşmesi’nin İslam’ı hedef aldığını, aileyi parçaladığını ve toplumu ahlaksızlaştırdığını açık bir şekilde beyan edenler KADEM’in yargı tehdidi ile karşı karşıya kalıyor. Velhasıl yüzeysel olarak baktığınızda görünen şu AK Parti ne sözleşmeye karşı ne de değil. İkisinin arasında bir siyaset takip ediliyor. Durum böyle olunca, Erdoğan’ın oluşturduğu bu ikircikli siyaset İslami camianın sözleşmeye karşı tavır almasını da derinden etkiliyor. Çünkü Erdoğan birçok kez İslami camiayı boşa düşürdü.

En yakın tarihten hatırlayın, Mavi Marmara sürecinde ilk önce “ben izin verdim” demişti, sonrasında STK’lara ters köşe yaparak “giderken bana mı sorudunuz” dedi. İşte bu nedenle İslami camianın kahir ekseriyeti İstanbul Sözleşmesine karşı alınması gereken tavrı alamamıştır. En son Hayrettin Karaman ve Abdurrahman Dilipak’ın da içinde bulunduğu Türkiye Düşünce Platformu pes ettiğini açıkladı. "Biz platform olarak artık bu konudan yani İstanbul Sözleşmesi meselesinden çekiliyoruz, herhangi bir şekilde bu işin bir parçası olmayacağız."diye açıklama yayınladılar.

İşte böyle bir tiyatro sahnesiyle karşı karşıyayız kıymetli Müslümanlar! Herkese bir rol biçilmiş ve herkes rolünü oynayıp kenara çekiliyor. Artık açık bir şekilde görülmüştür ki AK Parti’nin İstanbul Sözleşmesinden çekilme diye bir planı yoktur. Bu kadar tartışıldıktan sonra belki uygulamalarda belirli revizyonlar yapılacaktır ama sözleşmeden çekilme diye bir şey söz konusu olmayacaktır. Zira meselenin özünde sanıldığı gibi kadına şiddetin önlenmesi diye bir şey yoktur. Şayet böyle olsaydı 15 günde sosyal medya yasası hazırlayan AK Parti kadına yönelik şiddetin önlenmesi için de bir yasa çıkartırdı, ama çıkarmadı! Onun yerine Avrupa Konseyinin hazırlamış olduğu İstanbul Sözleşmesi’ni almayı uygun gördü. Her ne olursa olsun, kim ne konuşursa konuşsun Türkiye’nin Avrupa’dan bir parça olması gerektiğine yürekten inanan bir Ak Parti var karşımızda. Nitekim Ayasofya’nın hem cami hem müze statüsünün korunması bunun açık bir göstergesidir. Hem Müslümanları hem de batıyı razı edecek bir çözüm buldular Ayasofya için.

Meclis Başkanı Mustafa Şentop ne demişti bir hatırlayın:

“İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmayı zorunlu hale getiren bir durum olduğu kanaatinde değilim. Biz tamamen kendi kültürümüze uyumlu bir sözleşme arayacaksak imzalayacak sözleşme bulamayabiliriz.”dedi. Düşünebiliyor musunuz Milletin Meclisinin başındaki adam, milletin seçtiği adam bunu söylüyor.  Soruna kendi kültürümüzden çözüm bulmamız lazım, meclis bunun için var diyeceğine kültürümüze uyumlu bir sözleşme ararsak imzalayacak sözleşme bulamayız diyor.

Kıymetli Müslümanlar ve Sayın Basın Mensupları!

Buradan bir kez daha tekrarlıyoruz! İstanbul Sözleşmesi toplumu açık bir felakete sürüklemektedir. Önümüzdeki on yıllar geri dönüşü imkânsız felaketlere gebedir. Zira bu sözleşme batı kültürünün bir ürünüdür. Batı kültürü ise kapitalizm esasına dayanmaktadır ve yaklaşık 250 yıldır batıda uygulanmaktadır. 250 yıl sonra bu gün halen kadına yönelik şiddet ve cinsel istismar Avrupa’nın bir sorunu olarak karşımıza çıkıyor ise bu sorunun kaynağı kuşkusuz uygulanan laik kapitalist sistemden başkası değildir. Dolayısıyla sorunun kaynağından sorunun çözümünü aramak beyhude bir çabadır. AK Parti, bu sorunu çözme iradesi gösteremeyecek kadar menfaatçi bir partidir. Ak Parti bu meseleyi seçim için, oy için çıkarına kullanıp istismar edecek kadar menfaatçi bir partidir. Üstelik kendi kararlarını kendisi alacak kadar da bağımsız değildir. Eğer İslami STK’lar AK Partinin gözünün içine bakarak bu soruna çözüm ararlarsa sağlam bir irade gösteremezler. Çünkü Ak Partililer de iktidar olma ve ellerindeki diğer imkânları onlara kimin verdiğini çok iyi biliyorlar.

Bu sorunu gerçekten ama gerçekten kim çözecek biliyor musunuz? Ümmetin derdiyle dertlenen, bunu boş zamanları değerlendirecek bir hobi şeklinde değil de bir dava olarak görenler çözecekler. İhlasla Allah’a teslim olanlar, Allahtan başka hiç kimseden korkmayanlar, meselelere kar zarar hesabı yaparak bakmayanlar çözecekler. Ümmetin hizmetkârlığını sözde değil özde yapanlar, hayatın tamamını kuşatan doğru bir fikre sahip olanlar çözecekler. Evet, bu sorunu işte bu samimi Müslümanlar çözüme kavuşturacaktır. Görüyoruz ki yeni kurulanlar da dâhil olmak üzere tüm partiler Batı’dan ithal bir ifsat projesi olan İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyorlar. Çünkü tüm partilerin hepsi Batı’dan ithal laik, demokratik nizamın müdafisidir. Bir tek parti var laikliğe küfürdür diyen, bir tek parti var demokrasiye küfür diyen. O parti bizim partimiz o parti sizin partiniz o parti Hizb-ut Tahrir’dir. Biz aileyi, İslam’ı, ahlakı hedef alan bu sözleşme kaldırılana kadar var gücümüzle çalışacağız. Biz sözleşmenin imzalarının atıldığı kâğıt parçalarını yırtıp çöpe atacak Raşidi Hilafet için çalışıyoruz.

Son olarak buradan iktidara açık bir çağrıda bulunuyorum. Sayın Erdoğan hani “Halk istiyorsa kaldırılsın” dediniz ya buyurun referanduma!  Eğer sözünüzün arkasındaysanız ve samimi iseniz bu meseleyi halka götürün bakalım ne diyorlar?

Hak mı diyorlar batıl mı diyorlar?

 

AYASOFYA VE HİLAFET TARTIŞMALARI

 

Son olarak Hilafet tartışmaları ve bu tartışmalarda gündem olan partimiz Hizb-ut Tahrir üzerine söyleyeceğim birkaç husus var, bununla toplantımızı tamamlamak istiyorum. Birincisi; her ne kadar Türkiye medyası Hilafeti tartışırken bizi bu tartışmaya dâhil etmemiş, gündemlerine almamış olsalar da bizim parti olarak en öncelikli gündem maddemiz Hilafettir. Bunun altını özellikle çiziyorum.

Türkiye medyası Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla başlayan Hilafet tartışmalarını durdurmuş olsa da biz Hilafet meselesini Türkiye’nin gündeminden hiç düşürmeyeceğiz. Onun için bir kez daha buradan İslam’ı dert edinen âlimlere, Müslümanların derdi ile dertlenen cemaat ve STK’lara bir çağrı yapıyoruz: Hilafet sizin de ana gündeminiz olsun, Müslümanların özlemi olan Hilafeti konuşun, onun ikamesi için bizimle birlikte çalışın. Hilafet için çalışanlara destek olun, Allah’ın dinine yardım edin ki o da size yardımını göndersin ve ayaklarınızı sabit kılsın. Unutmayın Nusret ve zafer Allah’tandır.

İkincisi; Cumhurbaşkanı Erdoğan parti teşkilatıyla yaptığı bayramlaşma programında, Hilafet tartışmalarını Ayasofya’nın ibadete açılmasını gölgelemek için başlatılan art niyetli tartışmalar olarak gördüğünü açıkladı. Biz de diyoruz ki Ayasofya’nın bu şekliyle ibadete açılması bile Müslümanlara Hilafeti hatırlattı, Ayasofya’dan sonra Hilafet konuşuldu ve bu laikleri çıldırttı.  Müslümanlar, Ayasofya’yı önceden olduğu gibi camiye dönüştürmenin İslam’a, İslam Devleti Hilafete bağlı olduğunu biliyorlar. Ayasofya, Hilafet Devletinin ışık saçan camisidir, Ayasofya zafer ve açık fethin sembolüdür. Bu sebeple Sayın Cumhurbaşkanı! İslam’a sadık her Müslüman, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine yürekten sevinir. Bu yüzden Müslümanlar, Ayasofya’nın üzerinde laik ve demokratik sitemlere ait ulusal bayrakların değil,  Hilafet bayrağının, La İlahe İllallah Muhammedün Rasûlullah bayrağının tekrar dalgalanmasını arzuluyorlar! Müslümanlar, Ayasofya’nın belediye ya da parlamento seçimi uğrunda camiye dönüştürülmesini değil, İslam ve Hilafet uğrunda Ayasofya’nın üzerinde İslam bayrağının dalgalanmasını istiyorlar. Onun için Ayasofya Müslümanlara seçimleri değil Hilafeti hatırlattı. Onun için Ayasofya Müslümanlara Mescid-i Aksa’nın esaretten kurtulmasını ve Roma’nın fethini hatırlattı. Biz Hilafetin Müslümanların gündeminde olmasına seviniyoruz ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan Hilafet için çalışan Müslümanlar eliyle onun kurulmasını hızlandırmasını istiyoruz. öylelikle Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tüm müjdeleri gerçekleşecektir. Bu müjdeler, Mübarek toprağın Yahudi pisliğinden arındırılması, Roma’nın fethi, ardından yeryüzünün İslam’ın izzetiyle aydınlanması ve İslam bayrağının diğer tüm bayraklar üzerinde dalgalanmasıdır.

 “Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu

11 Ağustos 2020

 

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorumunuz başarıyla gönderildi. Editör onayından geçtikten sonra sayfada yayınlanacaktır.
Yorumunuz iletilirken bir hatayla karşılaşıldı. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.